Dil Felsefesi
Blog,  Felsefe

Dil Felsefesi | Dilin Zihinsel Tasarımı Üzerine…

Dil Felsefesi…

İnsan türünün doğal tarihinde dil, insanın temel bir özelliği olarak ortaya çıkmıştır. Kesin olan
şu ki insan tek başına sorun çözen bir varlıktır. Türümüz ile ilgili gerçek anlamda şaşırtıcı
olan şey Babil Kulesi hikayesinde daha iyi kavranmaktadır. Hikayede tek bir dil konuşan
insanlık cennete o kadar yaklaşmıştır ki Tanrı bile kendisini tehdit altında hissetmiştir. Ortak
bir dil, şahane ortak güçlerle donanmış bir bilgi ağıyla bir topluluğun üyelerini birbirine
bağlar. Her kim olursa olsun dehaların parıltılarından, güzel rastlantılardan veya geçmişten
birinin biriktirdiği tecrübelerden faydalanmıştır.


Dil, insanlık tarihi tecrübemiz ile o kadar bağlantılıdır ki yaşam onsuz düşünülemez. Dünya
üstünde herhangi bir yerde iki ya da daha fazla kişi bir araya gelse hemen sözcük alışverişine
başlama ihtimalleri çok yüksektir. Eğer konuşacak kimse yoksa bir insan kendi kendine veya
çevresindeki bitkiler ve hayvanlar ile konuşur. Toplumsal hayatımızda da ödül hep hızlı
konuşana değil, güzel konuşana; kendisinden daha güçlü anne babasıyla binlerce isteği için
savaş yürüten ikna edici çocuğa gider.


İnsan yaşamının her alanına nüfuz eden bu iletişim sistemi, yalnızca kültürel bir araç olarak
değerlendirilemez. Çünkü dil, insanın sonradan bütünüyle dışarıdan öğrendiği yapay bir
beceri olmaktan çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. İnsan topluluklarının olduğu her yerde
dilin ortaya çıkması ve çocukların onu şaşırtıcı bir hızla edinmesi, dilin biyolojik temelleri
üzerine düşünmeyi zorunlu kılmıştır.


Bu nedenle modern dil, bilim ve bilişsel bilim çalışmaları, dili yalnızca toplumsal bir uzlaşı
sistemi olarak değil, insan zihninin doğal bir yetisi olarak ele almaya başlamıştır. Özellikle
çocukların herhangi bir resmi eğitim almadan kısa sürede karmaşık dil yapılarını
kavrayabilmesi, dilin insan zihninde doğuştan gelen birtakım mekanizmalarla ilişkili
olabileceği düşüncesini güçlendirmiştir.


Dil, çocuklarda kendiliğinden gelişir, bilinçli bir çaba ya da belirli bir eğitim gerektirmeyen
özgün ve karmaşık bir yetkinliktir. Bu nedenle bazı bilişsel bilimciler dili, ruhsal bir meleke,
zihinsel bir organ olarak tanımlamaktadır. Ancak onu bir ‘içgüdü’ olarak tanımlarsak çok da
yanlış bir tanımlama yapmış olmayız. Çünkü bir insan konuşmayı bir örümceğin ağ örmeyi
öğrendiği gibi öğrenir.


Chomsky’e göre dilin iki temel gerçekliği vardır: Birincisi, bir kişinin dile getirdiği ya da anladığı her cümle evrenin tarihinde ilk olarak ortaya çıkan tamamıyla yepyeni bir kelimeler bağdaşımıdır. Bir dil, uyaranlara verilen cevapların listesi olamaz. Beyin, sınırlı bir kelime listesiyle birtakım sınırsız cümleler kurmaya yetkin bir program içeriyor olmalıdır. İkinci temel gerçeklik, çocuğun bu karmaşık dil bilgisini çabucak ve resmi bir eğitim almadan geliştirmesidir.


Chomsky, çocuklar bütün dillerin dil bilgilerine ortak olan bir zeminle doğuştan
donatılmışlardır. Peki dil evrensel midir? Evrensel olan her şey doğuştan değildir. Aslında bir
insanın yemeği ayak yerine el ile yemesi gibidir ki bu da evrenseldir ancak sebebini
açıklamak için el ile ağız arasında özel bir içgüdü var olduğunu kanıtlamaya ihtiyaç
duymayız.


Bir insanın gündelik hayatında dil paha biçilemezdir. Yiyecek bulma, barınma, sevgi,
tartışma, uzlaşma, öğretme ve daha birçok şeyin temelinde hep dil vardır. Şöyle diyebiliriz ki,
gereksinim icatların temel motivasyonu olduğuna göre dil, her işin altından kalkabilen insan
tarafından çok uzun zaman önce birden fazla defa bulunmuş olabilir. Belki de şikayet
ihtiyacını gidermek için dili icat etmiştir.


“Bir insanın dili yalnızca konuşması değil, dünyayı nasıl gördüğüdür.”

İNSAN BİR KONUŞMA DÜNYASININ İÇİNE Mİ YOKSA DÜŞÜNCE DÜNYASININ İÇİNE Mİ DOĞAR?

Dil yetisinin doğuştan geldiğine yönelik görüşler, insan zihninin belirli bir dilsel kapasiteyle
dünyaya geldiğini savunsa da bu durum dilin neden ortaya çıktığı sorusunu bütünüyle
açıklamamaktadır. Çünkü insanın biyolojik yatkınlığı kadar, yaşadığı çevrenin ihtiyaçları ve
toplumsal koşulları da dilin gelişiminde belirleyici görünmektedir.


İnsan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda birlikte yaşayan bir varlıktır. Bu nedenle dil, kimi
zaman doğuştan gelen zihinsel bir potansiyelin dışavurumu, kimi zaman da insanın yaşamını
sürdürebilmek için geliştirdiği en büyük araçlardan biri olarak değerlendirilmiştir. Böylece
dilin kaynağı problemi, biyolojik açıklamalar ile toplumsal gereksinimler arasında çok yönlü
bir tartışma alanı hâline gelmiştir.

Düşünce gerçekten sözcüklere mi bağlıdır? Yoksa beynin sessiz sedasız bir kanalında bir çeşit
düşünce dilinde yani ‘zihince’ de pusuya yatmış düşüncelerimiz sadece bir dinleyici ile
iletişim kurmaya ihtiyacımız olduğunda mı sözcüklerle kuşanır?


Dil yetisini anlamak için bundan daha iyi sorulmuş bir soru olamaz. Dilin, düşünce ile aynı şey
olduğunu söylemek geleneksel bir saçmalıktır. Hepimiz bir cümle söylerken ya da yazarken
istediğimiz şeyi tam olarak söyleyemediğimizi fark ederek durduğumuz olmuştur. Bu his için
ne söylediğimizden farklı olarak ne söylemek istedik sorusu sorulmalıdır. Eğer düşünceler
sözcüklere bağlı olsaydı yeni bir sözcük nasıl bulunurdu?


Ancak dilin yalnızca iletişim kurmaya yarayan bir araç olduğunu söylemek yeterli değildir.
Çünkü insan konuşmadan önce de düşünmekte, tasarlamakta ve zihinsel imgeler kurmaktadır.
Bu durum, düşüncenin mi dili oluşturduğu yoksa dilin mi düşünceyi biçimlendirdiği sorusunu
ortaya çıkarmıştır.


Felsefe ve dil bilimi tarihinde uzun süre tartışılan bu problem, insan zihninin çalışma biçimini
anlamaya yönelik en temel meselelerden biri hâline gelmiştir. Özellikle iç konuşmalarımız,
sezgilerimiz ve sözcüklere dökemediğimiz düşüncelerimiz, zihinde dilden bağımsız bir
düşünce alanı olup olmadığı sorusunu gündeme taşımaktadır.


İnsanlar İngilizce, Çince ya da Grekçe dilinde düşünmez. Bir düşünce dilinde düşünür. Büyük
ihtimalle bu düşünce dili biraz da bütün bu dillere benzemektedir. Ancak bir dille karşılaştırınca ‘zihince’ dediğimiz bu düşünce dili diğer dillerden daha zengin ve onlara göre daha basit olmalıdır. Bir dili bilmek ‘zihince’ sözcükleri dizmeyi bilmek demek değildir. Bir dili olmayanın bile bir ‘zihince’si vardır. Büyük ihtimalle bebeklerin ve çok sayıda hayvanın da basit bir yapıya sahip dilleri vardır. Eğer bebeklerin kendi dillerinden ya da dillerine çevirecekleri bir ‘zihince’leri olmasaydı bir dil becerileri olmazdı.


Dilin çalışmasındaki hüneri açıklayan iki yaklaşım vardır: Birincisi, İsviçreli dil bilimci
Ferdinand de Saussure tarafından dile getirilen tamamen alışılageldik yöntem olan ses ile
anlamı eşleştirmedir. Yani ‘göstergenin nedensizlik özelliği’. Bir örnek ile açıklamamız
gerekirse şöyle diyebiliriz, köpek sözcüğü köpek gibi görünmez ya da onun gibi ses çıkarmaz.
Ancak yine de ifade ettiği şey köpektir. Her insan çocukken ses ile anlamı birbirine bağlayan
ezberleyerek öğrenme yönteminden geçmiştir. Bu standartlaşmış ezberleme sisteminin ödülü,
bir dil topluluğunun üyelerinin büyük bir avantaj elde etmeleridir.

Dil içgüdüsünün ardındaki ikinci hüner, Chomsky’nin işaret ettiği Wilhelm Von Humbold’un
bir cümlesinde yakalanmıştır: “Dil sınırlı araçla sınırsız kullanım yapar”. Biz düşüncelerin
birleşimi ile sözcüklerin dizilişi arasında bir dönüştürme şifresi kullanmaktayız. Bu şifreyi dil
bilgisi olarak adlandırmaktayız. Ancak bu okulda eğitimini aldığımız dil bilgisi ile
karıştırılmamalıdır. Dil bilgisinin altında yatan ilke doğal dünyada görülmemiştir. Bir dil
bilgisi özel bir kombinasyon sistemidir. Ayrı ayrı sınırlı sayıda öge bu ögelerin
özelliklerinden oldukça farklı ve daha geniş bir yapıya sahiptir.


İnsan çoğu zaman düşüncelerini ifade ederken uygun sözcükleri aramakta zorlanır. Bu durum,
zihindeki düşünsel içeriğin konuşulan dilden daha önce ve daha karmaşık bir biçimde var
olabileceğini düşündürmektedir. Eğer düşünce yalnızca sözcüklerden ibaret olsaydı, insan
yeni anlamlar üretemez ve daha önce hiç kurulmamış cümleler oluşturamazdı.
Bu nedenle bazı bilişsel kuramcılar, insan zihninde konuşulan dillerden daha temel bir
düşünce sistemi bulunduğunu ileri sürmektedir. Günümüzde bu yaklaşım, düşüncenin dil
öncesi zihinsel temsiller aracılığıyla işlendiği fikrini temel alan “zihince” kavramıyla
açıklanmaktadır.

Dil Felsefesi | DİLLER ÖLÜRKEN İNSANLIK NEYİ KAYBEDİYOR?


Diller arasındaki farklılıklar, türler arasındaki farklılıklar gibi uzun zamanlar boyunca
meydana gelen üç ayrı sürecin etkilerini barındırmaktadır.


Bu etkilerden ilki dönüşümdür: Türler açısından mutasyon diller açısından bakıldığında bir
yenilenmedir. İkinci etki: Türler açısından genetik miras diller açısından bir öğrenme kabiliyetidir.
Üçüncü etki: Türler açısından üreme dönemi diller açısından göç ya da sosyal engeller olarak
karşımıza çıkmaktadır. Her iki durumda da soyutlanmış topluluklar birbirinden ayrı değişim
dizilerini biriktirir ve böylece zamanla birbirinden farklılaşır. Neden birden fazla dil olduğunu
anlamak için yenilenme, öğrenme ve göç etkilerini anlamamız gerekir.


Her ne kadar bütün insan dillerinin temelinde ortak birtakım zihinsel ilkeler bulunsa da dünya
üzerindeki diller zaman içerisinde birbirinden oldukça farklı yapılara dönüşmüştür. Sesler,
sözcükler ve dil bilgisel yapılar toplumların yaşadığı çevreye, tarihsel deneyimlerine ve
birbirleriyle olan ilişkilerine göre değişim göstermiştir.

Bu değişim süreci yalnızca kültürel bir çeşitlilik yaratmamış, aynı zamanda dillerin de canlı
organizmalar gibi dönüşüp evrilmesine neden olmuştur. Böylece dilin zihinsel ortaklığı ile
tarihsel farklılaşması birlikte ele alınması gereken iki temel unsur hâline gelmiştir.


Dillerin zaman içerisinde birbirinden ayrılması ve çeşitlenmesi insanlık tarihinin doğal bir
sonucu olsa da aynı süreç bazı dillerin giderek zayıflamasına ve yok olmasına da yol
açmaktadır. Özellikle modernleşme, küreselleşme ve baskın kültürlerin yayılması küçük dil
topluluklarını büyük ölçüde tehdit etmektedir.


Bugün dünya üzerinde konuşulan birçok dil yalnızca birkaç kuşak daha varlığını
sürdürebilecek durumdadır. Bu nedenle dil çeşitliliği artık yalnızca dil bilimsel değil, aynı
zamanda kültürel ve tarihsel bir miras sorunu olarak değerlendirilmektedir.


Diller de bitki ve hayvan türleri gibi aynı kaderi paylaşırlar. En iyimser varsayım bile 3600 ile
5400 dilin yani dünya dillerinin %90’ının gelecek yüzyılda yok olma tehdidi altında olduğunu
göstermektedir.

Peki tehdit altında olan diller neden korunmalıdır? Eğitim için sadece İngilizce’nin mümkün olduğu orantısız bir durumu hayal edelim. İnsan gelişimi biyolojisi gelişimi ve insan tarihi ilmi bakımından diller, türlerin coğrafyasının ve tarihinin bir nevi izini sürmektedir. Bir dilin yok olması tarihi belge dolu bir kütüphanenin yanması ya da bir soydaki son türlerin yok olmasıyla kıyaslanabilir. Her dil, sadece insana ait ortak bir dehanın ürünüdür. Bu ürün yaşayan bir organizma kadar da gizemlidir. Dil bilimci Ken Hale’nin de
ifade ettiği gibi “Bir dilin kaybı dünyanın maruz kaldığı çok daha genel bir zararın bir bölümü
her alandaki çeşitliliğin kaybolmasıdır.”

“Bir dil yok olduğunda sadece kelimeler değil, insanlığın dünyayı anlama biçimlerinden biri de
sessizce kaybolur.”


Dil, yalnızca bir iletişim aracı değil; insanın varlığına eşlik eden, düşünceyi mümkün kılan ve
dünyayı görünür kılan ontolojik bir ufuktur. Bu nedenle dilin kökenini tartışmak, aslında
insanın kendisini nasıl kurduğunu sorgulamaktır.


Ne bütünüyle doğaya ait bir içgüdü ne de yalnızca toplumsal bir uzlaşı olan dil, insan zihni ile
dünya arasındaki ara bir varlık alanında ortaya çıkar. Noam Chomsky’nin doğuştan gelen dil
yetisi fikri ile Ferdinand de Saussure’ün gösterge anlayışı, bu gerilimin farklı yönlerini açığa
çıkarır.

Son tahlilde dil, insanın dünyayı anlamlandırma biçimlerinin toplamıdır; her dilin kaybı ise
yalnızca bir ifade biçiminin değil, varlığın kendisini kavrayış tarzlarından birinin sessizce
silinmesidir.