Simurg Mitosu | Öznenin Çözülüşü Üzerine Felsefi Bir Deneme
Simurg anlatısı, yüzeyde bir mitos gibi görünse de, aslında öznenin kendi üzerine kapanma ve kendini çözme diyalektiğinin alegorik bir ifadesidir. Ancak burada, başlangıçta anlatının kendisini açıkça kurmak gerekir; zira bu anlatı bilinmeden yapılan her yorum, zeminsiz kalır.
İran ve tasavvuf geleneğinde Simurg, bilgeliğin ve mutlak hakikatin sembolü olan efsanevi bir kuştur. Bu mitosun en yoğun ifadesi Mantıku’t-Tayr’da ortaya konur. Feridüddin Attar bu eserde, dünyanın dört bir yanına dağılmış kuşların bir araya gelerek kendilerine bir hükümdar arayışına girişmelerini anlatır. Bu arayış rastlantısal değildir; bir boşluktan doğar. Yönsüzlükten, dağınıklıktan, dağılmış bir varoluş hâlinden.
Kuşlara bu yolculukta rehberlik eden figür Hüdhüd’dür. Hüdhüd, bilgiyi temsil eder ama bu bilgi, birikim değil; yol bilgisi, yani nasıl kaybedileceğini bilen bir bilgidir. Kuşlara Simurg’dan söz eder: Uzakta, Kaf Dağı’nın ardında yaşayan, her şeyi bilen, mutlak bir varlık. Ve yolculuk başlar.
Fakat bu yolculuk, klasik anlamda bir ilerleme anlatısı değildir. Daha ilk anda çözülmeye başlar. Kuşların her biri, yola çıkmamak için bir gerekçe üretir. Bülbül güle olan aşkını bırakmak istemez. Tavus kuşu cennetten kovulmuş olmanın travmasına tutunur, yeniden cenneti ister. Papağan ölümsüzlüğün peşindedir. Kartal iktidarını terk edemez. Her biri, kendi arzusunu bir hakikat gibi sunar. Oysa bu arzular, yolculuğun önündeki engellerdir. Çünkü her arzu, öznenin kendini sabitleme biçimidir.
Yedi Vadi: Öznenin Sistematik Çözülüşü
Yola çıkanlar için süreç daha da sertleşir. Kuşlar, tasavvufta “yedi vadi” olarak adlandırılan aşamalardan geçer: talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve yokluk. Ancak bu vadiler, çoğu yüzeysel okumada olduğu gibi lineer bir “olgunlaşma” şeması değildir; her biri öznenin belirli bir yanılsamasını hedef alan, kesintili ve çoğu zaman geri dönüşlü kırılma alanlarıdır.
İlk vadi olan talep (istek), öznenin yöneliminin radikalleştiği yerdir. Burada özne, sıradan arzulardan vazgeçmez; aksine onları yoğunlaştırır. Fakat bu yoğunluk, kısa sürede kendi yetersizliğini açığa çıkarır. Çünkü her talep, bir eksikliğe dayanır. Özne, talep ettikçe eksikliğini derinleştirir ve böylece arzunun kendisinin bir kapan olduğunu fark etmeye başlar.
İkinci vadi aşk’tır. Ancak burada aşk, romantik ya da estetik bir deneyim değil; öznenin sınırlarını aşındıran bir kuvvettir. Aşk, öznenin kendini koruma reflekslerini devre dışı bırakır. Akıl geri çekilir, hesap askıya alınır. Fakat bu durum bir yücelme değil; bir savunmasızlaşmadır. Özne, ilk kez kendine karşı korunmasız kalır.
Üçüncü vadi marifet’tir. Bu, bilgiye ulaşma aşaması gibi görünse de, aslında bilginin çözülmesidir. Çünkü burada edinilen her bilgi, bir sonraki anda yetersizleşir. Epistemik güven çöker. Özne, bildikçe emin olamaz hâle gelir. Bilgi, burada birikim değil; sürekli iptal edilen bir geçiciliktir.
Dördüncü vadi istiğna’dır; yani ihtiyaçsızlık. Fakat bu, yüzeysel bir “hiçbir şeye ihtiyaç duymama” hâli değildir. Daha radikal bir kopuştur: öznenin kendi ihtiyaçlarını da sorgulamaya başlaması. İhtiyaç dediği şeyin, aslında alışkanlık olduğunu fark etmesi. Bu farkındalık, özneyi dünyadan değil; kendi bağımlılıklarından uzaklaştırır.
Beşinci vadi tevhid’dir. Burada birlik fikri ortaya çıkar; fakat bu birlik, çoğulluğun ortadan kalkması değildir. Aksine, öznenin kurduğu ayrımların geçersizleşmesidir. İyi-kötü, ben-öteki, iç-dış gibi ikilikler çözülür. Ancak bu çözülme bir sentez üretmez; yalnızca ayrımın kendisini anlamsızlaştırır.
Altıncı vadi hayret’tir. Bu, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir aşamadır. Hayret, bir şey karşısında şaşırmak değil; anlamın askıya alınmasıdır. Özne, artık açıklayamaz. Kavramlar işlemez. Dil yetersiz kalır. Bu durum bir eksiklik değil; anlam üretme zorunluluğunun çökmesidir.
Son vadi yokluk’tur (fenâ). Burada özne, kendine dair son referans noktalarını da kaybeder. Bu, nihilistik bir yok oluş değildir; daha çok, öznenin kendini merkez alma alışkanlığının tamamen iptalidir. Özne artık kendini kuramaz. Ama tam da bu yüzden, kendine ihtiyaç duymadan var olabilir.
Bu vadilerden geçen kuşların çoğu yolda kalır. Kimisi korkudan geri döner, kimisi arzularına yenilir, kimisi yorgunluktan vazgeçer. Yolculuk tamamlandığında geriye yalnızca otuz kuş kalır.
Ve onlar, Simurg’a ulaştıklarını düşündükleri anda, anlatının en sert kırılması gerçekleşir.
Karşılarında bir varlık yoktur.
Bir ayna vardır.
Ve o aynada gördükleri şey, kendileridir.
“Si-murg”: otuz kuş.
Bu karşılaşma, bir keşif değil; bir iptaldir. Çünkü burada özne, aradığı şeyin dışsal bir hakikat olmadığını, kendi varoluşunun bir yanılsama üzerinden bölündüğünü fark eder. Aranan ile arayan arasındaki mesafe çöker. Yolculuk, başından beri öznenin kendi kendine kurduğu bir dolanımdan ibarettir.
Tam da bu noktadan sonra, Simurg’u “bir varlık” olarak ele almak kategorik bir hataya dönüşür. Zira burada söz konusu olan, ontolojik bir nesne değil; öznenin kendi kurucu yanılsamasını aşma girişimidir. Başka bir deyişle: Simurg, öznenin kendi kendine kurduğu mesafenin iptalidir.
Mantıku’t-Tayr bu bağlamda yalnızca edebi bir metin değil, aynı zamanda bir çözülme topolojisi sunar. Feridüddin Attar’ın kuşları, karakter değil; öznenin kendi içkin bölünmüşlüğünün figüratif temsilleridir. Her kuş, öznenin kendini sabitlemek için başvurduğu bir stratejidir: akıl, haz, korku, iktidar arzusu, erteleme, teslimiyet. Bu stratejiler, özneyi kurar; fakat aynı anda onu sınırlar. Dolayısıyla yolculuk, bir ilerleme değil; bir çözülme hareketidir. İlerlemek, burada geri çekilmek anlamına gelir. Biriktirmek değil, eksiltmek.
Simurg’a varıldığında karşılaşılan şeyin bir “şey” olmaması, bu anlatının en radikal kırılma noktasıdır. Zira özne, aradığı nesnenin yokluğuyla değil; o nesnenin zaten kendisi olduğuyla yüzleşir. Bu etimolojik oyun, basit bir dilsel çakışmadan ibaret değildir; özne-nesne ayrımının yapısal bir yanılsama olduğunu ifşa eder. Arayışın kendisi, arananı üretir. Ve bu üretim, öznenin kendi kendine yabancılaşmasının sonucudur.
Bu noktada Spinoza’nın töz anlayışıyla güçlü bir paralellik kurulabilir. Spinoza’da özne, tözden ayrı bir varlık değildir; yalnızca onun bir kipidir. Ancak bu kip, kendini bağımsız bir özne olarak deneyimler. Simurg anlatısı da benzer bir epistemik yanılsamayı hedef alır: özne, kendini ayrı bir merkez olarak kurar ve sonra bu merkezin dışına düşmüş bir hakikati aramaya koyulur. Oysa aranan, hiçbir zaman dışarıda olmamıştır. Dışsallık, öznenin kendi kurduğu bir projeksiyondur.
Fakat bu farkındalık, mistik bir huzur vaadi sunmaz. Aksine, öznenin çözülmesiyle birlikte ortaya çıkan şey, sabit bir bütünlük değil; sürekli ertelenen bir oluş hâlidir. Bu anlamda Simurg, tamamlanmış bir birlik değil; tamamlanmanın imkânsızlığıdır. Özne, kendini bulmaz; kendini sabitleyemeyeceğini fark eder.
Burada Friedrich Nietzsche ile kesişen bir hat açılır. Nietzsche’nin özne eleştirisi, sabit bir öz fikrini reddeder ve insanı sürekli aşılması gereken bir varlık olarak konumlandırır. Ancak Nietzsche’de bu aşım, çoğunlukla bir güç yoğunlaşması üzerinden ilerler. Simurg anlatısında ise güç, birikimle değil; çözülmeyle ilişkilidir. Özne, kendini arttırarak değil; kendine dair kurduğu bütün yanılsamaları iptal ederek dönüşür.
Bu iptal hareketi, öznenin en temel güvenlik mekanizmasını hedef alır: kimlik. Kimlik, çoğu zaman ontolojik bir gerçeklik olarak değil; epistemik bir sabitleme stratejisi olarak işlev görür. İnsan, kendini tanımlayarak belirsizliği kontrol altına almaya çalışır. Fakat bu kontrol, aynı zamanda düşüncenin donmasıdır. Simurg anlatısı, bu donmayı kırar. Tanımın yerine açıklığı, sabitliğin yerine akışı koyar.
Dolayısıyla Simurg, bir hedef değildir. Teleolojik bir son noktaya işaret etmez. Aksine, her tür teleolojiyi askıya alır. Çünkü hedef fikri, öznenin kendini bir bütünlük olarak kurma arzusunun bir uzantısıdır. Simurg ise bu arzuyu iptal eder. Varış yoktur. Süreç bile yoktur, en azından klasik anlamda. Yalnızca çözülme ve yeniden kurulamama hâli vardır.
Bu çerçevede Simurg’un sunduğu yaşam perspektifi, “kendini bul” söyleminin tam karşısında konumlanır. Burada önerilen şey, kendini bulmak değil; kendini geçersiz kılmaktır. Çünkü kendilik, çoğu zaman tekrar eden alışkanlıkların ve sorgulanmamış kabullerin toplamıdır. Bu toplamın korunması, bir tür varoluşsal atalettir.
Simurg anlatısı, bu ataleti reddeder. Konforu değil, kırılmayı önerir. Kesinliği değil, açıklığı. Ve bu yüzden Simurg’a ulaşılmaz. Çünkü ulaşmak, bir nesneye sahip olmayı ima eder. Oysa burada nesne yoktur. Yalnızca çözülen bir özne vardır.
Bunları da beğenebilirsiniz
Siyaset Felsefesi | Kavramlar – Kuramlar – Yönetim Biçimleri
Mayıs 31, 2023
Pythagoras Felsefesi ve Ruh Göçü- Pythagorasçılık
Eylül 2, 2020