Kadın Gibi Sevmek: Kodlanmış Bir Fedakârlık Rejimi
Kadın gibi sevmek…
Sevmenin ne olduğunu yanlış öğrenmiş olabiliriz. Daha doğrusu, sevmenin neye benzediğini.
Çünkü insan sevgiyi tanımlarla değil, tanıklıklarla öğreniyor. Bir çocuğa oturup “sevgi budur” diye anlatmıyor kimse. Çocuk, sevginin nasıl yaşandığını izliyor. Bazen bir annenin hâlini. Bazen evin içindeki başka bir kadın figürünü. Bazen yalnızca ilişkilerin sessiz düzenini. Çünkü çocuk yalnızca söylenenleri değil, yaşananları da devralıyor.
Elbette sevgi yalnızca kadınlardan öğrenilmiyor. İnsan bazen sevgisizliğin içinden, bazen bir evin içindeki gerginlikten, bazen bastırılan duygulardan öğreniyor sevgiyi. Ama kadınlık deneyimi, sevginin “kendinden eksilerek” yaşanma biçimini çok görünür taşıdığı için, burada biraz onun izini sürüyorum.
Bir annenin sofrada hep en sona kalışını görüyor mesela çocuk. Yorulduğu halde dinlenemeyişini. Herkesin duygusunu taşıyıp kendininkini küçültüşünü. Ve bütün bunların “iyi kadın olmak” diye alkışlanışını. Sonra büyüyünce şunu sanıyor insan: Sevgi, kendinden eksilmektir.
Bu yüzden birçok kadın sevildiğinde bile geriliyor. Çünkü sevgi onun zihninde huzurla değil, yükle kodlanmış oluyor. Seviliyorsa bir bedeli olmalı. Bir şeyi tolere etmeli. Bir şeyden vazgeçmeli. Çünkü çocukluğu boyunca gördüğü şey buydu: Sevgi, kendinden taşmak değil; kendini kısmaktı.
Ve insan bir noktadan sonra partner gibi değil, “anne gibi” sevmeyi öğreniyor. Şefkatli, bağışlayıcı, öğretici, gösterici… Sürekli anlayan ve taşıyan taraf olmayı. Karşısındaki insanı olduğu gibi sevmekten çok, onu ‘iyileştirmeye’ çalışmayı.
Bu “kısılma” hâli de çoğu zaman çok görünmez biçimlerde yaşanıyor. İnsan yalnızca hayatından değil; giyiminden, konuşmasından, kahkahasından, neşesinden kısmayı öğreniyor. Daha az dikkat çekmeyi. Daha az yer kaplamayı. Karşı taraf rahatsız olmasın diye kendini budamayı.
Üstelik bu baskı her zaman bir erkek figüründen de gelmiyor. Bazen bir anne. Bir arkadaş. Bir abla. Çünkü kadınlar da çoğu zaman kendilerine aktarılan eksilme biçimini birbirine miras bırakıyor.
Ama özellikle kadınlık deneyiminde çok tanıdık bir şey var: Kadının kendi canlılığını koruması çoğu zaman tehdit gibi algılanabiliyor. Erkeğin öfkesi anlaşılabilir oluyor. Kıskançlığı romantize ediliyor. Erkeğin taşıyamadığı kırılganlıkların yükü çoğu zaman kadının küçülmesiyle dengelenmeye çalışılıyor. Kadın biraz daha sessiz olursa ilişki korunacakmış gibi. Biraz daha tolere ederse ve ‘anlayış’ gösterirse sevgi devam edecekmiş gibi. Biraz daha kendinden eksiltirse huzur sağlanacakmış gibi.
Ama insanın burada sorması gereken çok rahatsız edici bir soru var aslında: Bir insan neden sevdiği kişiyi yaşatmaya çalışırken kendi canlılığını öldürür?
Bu sorunun cevabı yalnızca psikolojik değil. Tarihsel, kültürel, hatta metafizik bir tarafı da var. Çünkü kadın, yüzyıllardır ilişkiyi ayakta tutan zemin olarak yetiştiriliyor. Çocuğun ihtiyacı doğal oluyor. Ailenin düzeni korunması gereken bir yapı oluyor. Ama kadının kendi merkezi, kendi ruhsal alanı çoğu zaman görünmez bir lüks gibi değerlendiriliyor.
Simone de Beauvoir’ın çok önemli bir tespiti vardır: Kadın, kendisini “özne” olarak değil, çoğu zaman “öteki” olarak kurmaya zorlanır. Yani kendi başına bir merkez değil, başkasına göre anlamlanan biri hâline gelir. Bu çok sinsi bir şeydir. Çünkü dışarıdan sevgi gibi görünür. Oysa bazen sadece ontolojik bir silinmedir.
Ve kadın bunu çoğu zaman ilk kez annesinde veyahut bakım vereninde görür.
Annelik, dünyanın en karmaşık rollerinden biri olabilir gerçekten. Çünkü içinde hem büyük bir yaratım hem de büyük bir kayboluş potansiyeli taşır. Bir anne çocuğunu öncelediğinde bu doğal bir şeydir. Ama eğer kadın yalnızca “anne” rolüne dönüşür ve kendi benliğiyle ilişkisini kaybederse, çocuk bunu sezebilir. Hatta çoğu zaman onu kendi üzerine alır.
Psikanalitik literatürde çocuğun annedeki kaygıyı devraldığı çokça konuşulur. Çünkü çocuk yalnızca bakım görmez; annenin ruh hâlini de emer. Eğer anne sürekli tetikteyse, sürekli kendi ihtiyaçlarını bastırıyorsa çocuk sevginin formunu şöyle öğrenebilir: Sevmek kaygılanmaktır. Kendini unutmaktır. Sürekli teyakkuz hâlinde olmaktır.
Ve burada çok trajik bir kırılma yaşanır. Kız çocuğu annesine bakıp bazen bilinçsizce şöyle düşünür: “Ben büyüyünce böyle olmayacağım.”
Ama insan çocukluğunu fikirleriyle değil, sinir sistemiyle taşır. O yüzden birçok kadın annesine benzememeye çalışırken başka bir versiyonuna dönüşür onun. Daha modern, daha bilinçli, daha teorik belki. Ama yine tükenen. Yine herkesi düşünen. Yine kendi ruhunu en sona bırakan.
Çünkü mesele davranış değil yalnızca. Sevginin bedenin içine nasıl yerleştiği.
Carl Jung’un söylediği gibi: “Bilinçdışı bilinçli hâle gelmeyene kadar kader gibi yaşanır.”
Ve insan en çok da ilişkilerde kendi bilinçdışını yaşar.
Aşkın İçine Gizlenmiş Kullanılma Biçimleri
Bu yüzden bazı kadınlar ilişkilerde yalnızca “çok seven taraf” olmuyor aslında. Çocuklukta öğrendikleri sevgiyi tekrar ediyorlar. Sürekli düşünen, sürekli anlayan, sürekli taşıyan taraf oluyorlar. Bir noktadan sonra partnerinin duygusal düzenleyicisine dönüşüyorlar. Onun öfkesini normalize ediyor, uzaklığını açıklıyor, eksikliğini telafi ediyorlar. Ve bunu aşk sanıyorlar. Çünkü çocukken de sevgi biraz böyle görünüyordu zaten: Yorucu.
Burada Byung-Chul Han’ın aşk üzerine söyledikleri çok çarpıcı geliyor bana. Modern insan artık “öteki”ni gerçekten deneyimleyemiyor diyor Han; onu kendi ihtiyaçlarının uzantısına dönüştürüyor. Belki de bu yüzden bugün birçok ilişki gerçek karşılaşmalar yerine karşılıklı tüketim alanlarına dönüşüyor. İnsan sevilmekten çok, kullanılabilir olmak üzerinden değer görüyor.
Kadın burada çok kırılgan bir yere düşüyor özellikle. Çünkü çoğu zaman sevginin, olduğu kişi için değil; üstlendiği roller için verildiğini öğreniyor. Toparladığında. Taşıdığında. İyileştirdiğinde. Bu yüzden bir süre sonra sevilmekle ihtiyaç duyulmayı birbirine karıştırabiliyor insan. Vazgeçilmez oldukça değerli olduğunu sanıyor.
Halbuki kullanılmak ile sevilmek arasında çok büyük bir ontolojik fark var.
Çünkü sevgi, insanın varlığını genişletir.
Kullanım ise insanı bir işleve indirger.
Spinoza’nın sevgi anlayışı burada çok güçlü bir yer açıyor. Ona göre sevgi, insanın varoluş kudretini artıran bir karşılaşmadır. Yani sevdiğin şey seni daha canlı yapıyorsa, orada hakiki bir temas vardır. Ama seni sürekli küçülten, daraltan, kaygılandıran bir ilişki, adına ne denirse densin insanın yaşam kuvvetini eksiltir.
Ve bence kadınların en büyük trajedilerinden biri şu: Kendilerini eksilttikleri ilişkilerde ahlaken üstün hissetmeye başlamaları.
Çünkü fedakârlık kutsallaştırılıyor. Hatta bazen kadın ne kadar tükenirse o kadar “iyi” kabul ediliyor. Dinlenmeyen anne. Her şeye yetişen anlayışlı partner. Herkesi düşünen kadın. Ama burada korkunç bir şey var: İnsan kendine yabancılaştıkça toplum onu daha çok alkışlayabiliyor.
Nietzsche tam da bu yüzden acı çekmenin otomatik olarak erdem sayılamayacağını söyler. Çünkü bazı acılar dönüştürmez; sadece tüketir. Ve bazı fedakârlıklar sevginin değil, değersizlik hissinin ürünüdür.
İnsan bazen gerçekten sevdiği için vermez kendinden.
Terk edilmemek için verir.
Suçluluk hissetmemek için verir.
“Yeterince iyi” hissedebilmek için verir.
Ve bunu fark etmek çok ağırdır.
Çünkü o noktada insan yalnızca ilişkisini değil, sevgiyi algılayış biçimini de sorgulamak zorunda kalır.
Kendini Kaybetmeden Sevebilmek
Belki de bu yüzden farkındalık bazen daha acı vericidir. Çünkü artık insan neyi tekrar ettiğini görür. Döngünün içindeki yerini fark eder. Annesini anlamaya başlar. Hatta bazen anneannesini bile. Kadınlığın nesiller boyunca nasıl bir yorgunluk taşıdığını görür.
Ve burada öfke kadar büyük bir şefkat de doğabilir aslında.
Çünkü birçok kadın gerçekten kötü niyetle değil, öğrendiği kadarıyla sevdi. Kendi annesinden gördüğü kadarını aktarabildi. Kimisi hiç dinlenmeyi öğrenmedi. Kimisi hiç “hayır” diyemedi. Kimisi sevilmek için gerekli olmaya mecbur kaldı.
Bu yüzden mesele bireysel başarısızlık değil yalnızca. Kolektif bir kadınlık hafızası da var burada.
Ama yine de insan bir yerde şunu sormak zorunda:
Sevgi neden bu kadar ölümle iç içe yaşanıyor bizde?
Neden sevince kendimizi bırakıyoruz?
Neden ilişkilerde kendi merkezimizi kaybetmek romantize ediliyor?
Neden “onsuz yapamam” cümlesi aşkın kanıtı gibi sunuluyor?
Belki de çünkü kendi başına var olabilen bir kadın hâlâ birçok düzen için ürkütücü bir şey. Çünkü kendini kaybetmeden seven bir kadın yönetilmesi zor bir kadındır. Suçlulukla manipüle edilmesi zor olur. Kendi merkezi olan insanın sevgisi daha özgürdür çünkü. Mecburiyetten değil, seçimden doğar.
Gerçek sevgi biraz da budur belki.
Birine rağmen değil, biriyle birlikte var olabilmek.
Kendini yok etmeden yakın kalabilmek.
Karşındakini kurtarmaya çalışmadan sevebilmek.
Fedakârlık ile öz-yıkım arasındaki farkı görebilmek.
Çünkü insan kendini sürekli feda ettiği yerde bir süre sonra sevemez artık. Yalnızca görev yapar. Ve görev duygusuyla sürdürülen ilişkiler bir noktadan sonra ruhtan değil, alışkanlıktan beslenmeye başlar.
Oysa sevgi canlı bir şeydir.
Canlı olan şey çoğalır.
Eksilterek değil.
Taşarak.
Belki de sevgiye dair bütün tanımı yeniden kurmamız gerekiyor artık. Çünkü insan sevdiğinde küçülmemeli. Daha sahici, daha diri, daha derin biri hâline gelmeli. Eğer bir ilişki insanın kendi varlığıyla bağını koparıyorsa, orada aşkın diliyle konuşan başka dinamikler vardır yalnızca.
Ve belki de en devrimci şey şu:
Bir kadının kendini terk etmeden sevmesi.
Bunları da beğenebilirsiniz
Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı – Değerlerin Sorgulanması
Eylül 27, 2022
Irigaray ve Feminizm – Yapıbozum İçin Mimesis
Mart 9, 2023