İznik tarihi bazilika papa
Blog

İznik: Yüzyılların Birlikteliğinde Yürümek

İznik | Nicaea Üzerine Düşünmek…

Bir kent, nasıl olur da insanda hiç yaşamadığı bir geçmişin tanıdıklığını uyandırır? Bir mekân, sadece taşlardan mı ibarettir; yoksa o taşların arasında görünmeyen bir zaman mı dolaşır? İznik’e ilk kez gittiğimde tam da böyle bir his kapladı içimi. Ne oralıydım ne de bir tanıdığım vardı. Ama ruhum oraya aşinaydı sanki. Bir başka çağda, başka bir yaşamda oraya ait olmuşum gibi…

Bir felsefeci olarak mistisizme kolay kolay kapılmam ama bazı şehirler vardır ki sadece tarihleriyle değil, hissiyatı çağıran derinlikleriyle konuşurlar. İznik, böylesi bir şehir. Bu yazı, bir tanışıklığın kaydıdır: Taşlarda, duvarlarda, gölde ve sessizlikte yürürken karşıma çıkan soruların, izlenimlerin, bilgilerin ve içsel çağrışımların izidir.

İznik yalnızca bir şehir değil; zamanın iç içe geçmiş katmanlarının, dinlerin, kültürlerin ve düşüncenin aynı toprakta soluk aldığı bir zihinsel haritadır. Pagan heykellerden, Hristiyan konsillerine, Osmanlı hamamlarından İslami türbelere uzanan bu çok sesli geçmiş, bir mekânın hafızasının ne kadar derin olabileceğini fısıldar kulağımıza.

Nikaia: Zaferin Kenti | İznik

Antik dönemde İznik’in adı “Nikaia” idi. Bu isim, Antik Yunanca’da “zafer” anlamına gelen Nike kökünden gelir. Yani İznik, daha ismiyle bile bir kader taşır: Zaferin kenti.

Peki, zafer sadece savaşlarla mı ilgilidir? Yoksa bir kentin yüzyıllar boyu varlığını sürdürebilmesi de başlı başına bir zafer midir? Hafızasını koruyarak geleceğe taşınabilmek?

M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender’in generallerinden Antigonos tarafından kurulan şehir, daha sonra I. Lysimakhos tarafından yeniden inşa edilerek karısı Nikaia’nın adıyla anılmıştır. Helenistik dönemden Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya kadar uzanan bu süreklilik, İznik’i yalnızca bir kent değil, çok sayıda medeniyetin izini taşıyan yaşayan bir arkeoloji atlası hâline getirmiştir.

Roma döneminde inşa edilen gymnasionlar, tiyatrolar, stoalar ve tapınaklar; yalnızca yapı değil, bir dünya görüşünün de taşıyıcısıydı. Bedenin, aklın, ruhun eğitildiği yerler… Antik kentleri gezerken şu soru düşer insanın içine: Bir uygarlık, düşüncesini hangi mimaride barındırır?

Mitolojinin Soluduğu Topraklar

İznik Arkeoloji Müzesi’ne adım attığınızda, geçmiş sizi sessizce karşılar. Mozaikler, heykeller, tanrıçaların kıvrımlı kabartmaları… Tykhe’nin şansı, Eros’un coşkunluğu, Kybele’nin bereketi, Artemis’in sükûneti bu şehirde hâlâ var gibidir. Geçmiş ve bugün arasında merakınızı kolunuza takmış yürürken, İznik’in neden bu kadar etkileyici olduğunu anlamaya başlarsınız.

Peki mitoloji yalnızca bir anlatı mıdır? Yoksa bir halkın varlığa verdiği en derin yanıt mı?

Tanrıçaların, özellikle Kybele, Artemis ve Tykhe’nin kültü; doğurganlık, bereket, aşk, başarı, kader, şans gibi kavramları yalnızca kutsal değil, aynı zamanda ontolojik bir mesele hâline getirir. Onlar sadece mitin değil, varlığın da figürleridir. Kadın bedeni, doğa, zaman, bereket — hepsi İznik’in toprağında kök salmıştır.

Aziz Neophytos: İnancın Sessiz Direnişi

M.S. 3. yüzyılda İznik’te yaşamış Aziz Neophytos, genç yaşında Hristiyan olmuş ve inancı uğruna şehit edilmiştir. Roma’nın pagan otoriteleri karşısında inancından vazgeçmeyen bu genç adam, zamanla İznik’in ruhani haritasında bir mihenk taşına dönüşmüştür. Aziz Neophytos, İznik’te inancın ve direncin sessiz yankısıdır.

Bir kişi, inancıyla bir kenti nasıl dönüştürebilir? Ve zaman, bir ölümü nasıl kutsal bir hatıraya çevirir?

Bugün bazı araştırmacılar, göl altında bulunan bazilikanın Aziz Neophytos’un mezarı için inşa edilmiş olabileceğini öne sürüyor. Eğer bu doğruysa, kutsallık sadece inançla değil, bedenin toprağa kattığı anlamla da ilgilidir.

Gölün Altındaki Hafıza: Senato Sarayı | Bazilika

2014 yılında İznik Gölü’nün çekilen sularında gün yüzüne çıkan bazilika, hem arkeologların hem de düşünürlerin dikkatini çekti. Suların altında unutulmuş bu yapı, geçmişin kendisini hatırlatmasının bir yolu muydu? Mekânlar da bazen susmaktan yorulup konuşmaya mı başlardı?

Bazilikada bulunan mezarlar, kaplar, sikkeler ve bir erotik motifli kandil… Her biri bir dönemden bir ses, bir anlam parçası. Kandilin üzerindeki motif bile, burada bir zamanlar bir Apollon tapınağının bulunmuş olabileceği fikrini destekliyor. Erotizm bir tapınağın dili olabilir ama bir kilisenin değil.

Bazilika hakkında üç varsayım öne sürülüyor:

  • Aziz Neophytos’un mezarı üzerine yapılmış kutsal bir türbe.
  • Apollon’a adanmış bir pagan tapınağı üzerine inşa edilmiş bir kilise.
  • Birinci İznik Konsili’nin toplandığı yapı.

Ancak bazilika, yapılan karbon testleriyle konsilden sonraki yıllara tarihlendi. Konsil burada yapılmamıştı ama Vatikan’daki fresklerde semboller, göl kıyısında ve sur dışında gerçekleşen bir toplantıya işaret ediyordu. Gölün sessizliği hâlâ bir hafızayı mı saklıyor?

Bir Din Değil, Bir Dünya Değişti: İznik Konsili

325 yılında İmparator I. Konstantin’in çağrısıyla toplanan Birinci İznik Konsili, Hristiyanlık tarihinde sadece teolojik değil, felsefi de bir dönüm noktasıydı. Tartışma basit değildi: İsa Tanrı ile aynı özden mi, değil mi?

Bu soru sadece teolojik bir kriz değil, aynı zamanda şu sorunun da kapısını aralar: Varlık, tek midir yoksa çok mu? Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi tanımlarken, aslında biz hangi ontolojiyi seçiyoruz?

Arius’un savunduğu “İsa yaratılmıştır” görüşü reddedildi. Teslis inancı dogmalaştı. Bu karar, yalnızca bir dinin inanç sistemini değil, bir imparatorluğun ideolojik temelini de şekillendirdi.

Felsefi olarak bakıldığında, “öz” (ousia), “kişilik” (hypostasis) gibi kavramlar, metafizik düzlemde bir ontolojik ayrımın politik karara dönüşümüdür. Hakikat üzerine verilen kararlar, tarihsel koşullar içinde nasıl biçimlenir?

Konstantin’in Rüyası ve Mekânın Yazgısı

İmparator Konstantin’in, rüyasında Chi-Rho (ΧΡ) harflerini gördüğü ve “Bu işaretle fethedeceksin” mesajı aldığı anlatılır. Bu sadece bir rüya mıdır? Yoksa kolektif tarihin yönünü değiştiren bir bilinçaltı mı?

Bir adamın gördüğü semboller nasıl olur da bir imparatorluğun inancını, bir halkın kimliğini, bir kentin kaderini şekillendirir?

İznik’in kıyısında yürürken, bu sorular sessizce size eşlik eder.

Dinler Arası Hafıza ve Bugünkü İznik

İznik bugün, üç büyük dinin izlerini taşıyan bir açık hava arkeoloji müzesi gibidir. Pagan heykeller, Hristiyan bazilikası, İslami türbeler… Hepsi bir arada, yan yana, geçmişin sessiz tanıkları.

Atatürk’ün 1925’te Papa’nın İznik’e gelmesine izin vermemesi, Osmanlı döneminde de benzer tavırların olması, şehrin sadece dini değil politik bir sembol olarak da önemini gösterir. Papa Francis’in ölümünden önce bıraktığı vasiyet ise dikkat çekicidir: “Benden sonra gelecek Papa mutlaka İznik’e gitsin.”

Peki bir şehir, bu kadar çok inancın kesişim noktası olabilir mi? Ve biz, bu çokluğu bir çatışma değil, birbirini çoğaltan anlamlar olarak görebilir miyiz?

Hafızası Olan Taşlar

İznik, sadece bir coğrafya değil; varlıkla, zamanla, inançla kurulan bir ilişki biçimidir. Ve çini sanatıyla evrensel bir yerde durur, bunu da atlamak istemem.

İznik’in her yanı sizi hissederek düşünmeye davet eder.

Yürürken sorularınız değişir: Bu sokak hangi zamana ait? Bu göl hangi hafızayı saklıyor? Bu taş hangi tanrıya, hangi insanlığa tanıklık etti?

Ve anlarsınız: Bazı şehirler sadece gezilmez. Bazı şehirlerde düşünülür. İznik tam olarak böylesi şehirlerden biridir.

Belki de gerçek anlamda “gezmek”, geçmişin sessizliğini duymaya cesaret etmektir…

ÖNERİ: Bazilika’yla ilgili bir İznik Belgeseli

Objektifimden Kesitler: