virginia woolf
Blog,  Felsefe

Virginia Woolf ve Bölünmüş Dikkatin Politikası

Kadınların neden tarihte daha az yazdığı, daha az düşündüğü ya da daha az ürettiği sorusu masum değildir. Bu soru, sonucu baştan kabullenmiş bir sorudur. Virginia Woolf’un asıl önemi, bu soruyu kökünden reddetmesinde yatar. Woolf “neden kadınlar yazmadı?” diye sormaz. O, çok daha rahatsız edici bir yerden konuşur: Hangi koşullarda yazmaları, düşünmeleri ve üretmeleri sistematik biçimde imkânsız hâle getirildi?

Tarihin Masum Olmayan Sorusu: Kim Düşündü, Kimin Düşüncesi Sayıldı?

Tarih bize insanlığın düşünsel ilerleyişini büyük erkek zihinlerin eseri olarak anlatır. Felsefe tarihi erkeklerin adlarıyla, bilim tarihi erkeklerin keşifleriyle, edebiyat tarihi erkeklerin metinleriyle kurulur. Kadınlar bu anlatıda ya destekleyici figürlerdir ya da ahlaki rollerle sınırlandırılır: anne, eş, ilham kaynağı. Woolf bu anlatının kendisini hedef alır. Çünkü burada mesele kadınların düşünmemesi değil, düşüncenin ölçütlerinin erkek deneyimi üzerinden kurulmuş olmasıdır. İnsanlığın “evrensel aklı” diye sunulan şey, erkek bakışının genelleştirilmiş hâlidir. Bu evrensellik iddiası başlı başına bir manipülasyondur.

Tarih tarafsız değildir. Tarih, kimin düşündüğünün değil, kimin düşüncesinin sayıldığının kaydıdır. Erkekler yalnızca daha çok yazmamış, daha çok adlandırılmıştır. Metinleri korunmuş, aktarımları ciddiye alınmıştır. Kadınlar ise yazmış, düşünmüş, üretmiş; fakat çoğu zaman anonim kalmıştır. Woolf’un ünlü tespiti bu noktada yankılanır: Anonim yazılmış eserlerin çoğu, çoğu zaman kadınlara aittir. Bu bir edebi saptama değil, tarih felsefesidir. Anonimlik masum değildir. Metin vardır ama özne yoktur. Düşünce dolaşımdadır ama imza silinmiştir.

Bir düşüncenin “tarihsel” sayılması için ne gerekir? Bir fikrin korunması, aktarılması ve meşrulaşması hangi koşullara bağlıdır?

Talep Edilmeyen Zaman ve Hesap Vermeyen Bilinç

Woolf’un cevabı nettir: Düşünce yalnızca zihinsel bir faaliyet değildir. Düşünce zaman ister, mekân ister, maddi güvenlik ister ve hepsinden önemlisi yalnızlık ister. Bu noktada Woolf’un meşhur “kendine ait bir oda” talebi romantik bir metafor olmaktan çıkar, çıplak bir ontolojik iddiaya dönüşür.

“Bir kadının kurmaca yazabilmesi için parası ve kendine ait bir odası olmalıdır” cümlesi çoğu zaman yanlış okunur. Bu bir konfor talebi değildir. Bu cümle, düşüncenin hangi koşullarda mümkün olduğuna dair sert bir saptamadır. Woolf şunu söyler: Talep edilmeyen zaman olmadan düşünce olmaz. Bölünmeyen dikkat olmadan bilinç derinleşmez. Hesap vermeyen bir bilinç alanı olmadan özgür düşünce kurulamaz. Ve en kritik nokta şudur: Bu bilinç alanına çekilmek için kimseden izin ya da müsaade istememe hâli gerekir.

Sürekli Geri Çağrılan Bilinç: Kadınlığın Zihinsel Ekonomisi

Kadının tarihsel konumu tam da bu noktada kilitlenir. Kadının zamanı hiçbir zaman yalnızca kendisine ait olmamıştır. Kadın her çağda birinin karısı, birinin annesi, bir evin düzenleyicisi, bir duygusal alanın taşıyıcısı olarak konumlandırılmıştır. Çalışıyor olması bu durumu kökten değiştirmez. Kadın çalışsa bile evin işi hâlâ ondan beklenir. Anne olduğunda çocuğun biyolojik, bakım ve duygusal ihtiyaçlarının asli taşıyıcısıdır. Baba yardımcıdır; anne sorumludur. Bu ayrım basit değildir. Yardım edenle sorumlu olan arasındaki fark, bilinç yükünü belirler.

Kadın evli değilse ve ailesiyle yaşıyorsa tablo değişmez. Evde bir kız ve bir erkek çocuk varsa evin görünmez emeği kız çocuğuna aittir. Erkek çocuk yaparsa “ne güzel yetişmiş” denir; kız çocuk yaparsa zaten yapması gerekeni yapıyordur. Üstelik kız çocuğu yalnızca ev işini değil, aynı anda başarılı olmayı, uyumlu olmayı, güçlü olmayı ve ileride “her şeyi başaran kadın” olmayı da taşır. Tek bir bilinç, sürekli farklı rollere bölünür.

Bu yüzden mesele kadınların neden daha az düşündüğü ya da yazdığı değildir; neden düşünmeye başladıkları anda geri çağrıldıklarıdır. Woolf’un radikal tespiti burada yatar: Bölünmüş dikkatle özgür düşünce aynı anda var olamaz. Kadının bilinci tarih boyunca sürekli erişilebilir kılınmıştır. Her an çağrılabilir, her an bölünebilir, her an sorumluluğa geri döndürülebilir. Oysa düşünmek, geri dönülecek bir yerin olmadığı bir içe çekilme hâlidir.

Kadın bu içe çekilmeye yöneldiğinde görünmez bir alarm çalar: ev, çocuk, ilişki, beklenti, görev. Woolf’un “kendine ait bir oda” dediği şey, tam olarak bu alarmın sustuğu alandır. Erkekler için tarih boyunca olağan olan bu koşul, kadınlar için hâlâ istisna olarak görülür. Bu nedenle kadınların düşüncesi eksik değildir; sürekli yarıda kesilmiştir.

İş Bölümü Yanılsaması: Paylaşılan İş, Paylaşılmayan Dikkat

Bu noktada sıkça önerilen “iş bölümü” fikrinin neden çoğu zaman çözüm üretmediği de açığa çıkar. Çünkü mesele yapılan iş değil, işin zihinsel yüküdür. Sorumluluk paylaşımı yapılır; kabul edilir. Ancak o sorumluluğun zamanı hatırlatılır, yapılması gerektiği tekrar edilir, eksikler takip edilir. Sorumluluk kâğıt üzerinde paylaşılmış görünse bile, onun koordinasyonu ve zihinsel taşınması yine kadının bilincinde kalır. Dikkat hâlâ bölünür. Bilinç hâlâ geri çağrılır. Bu noktada kadının “ben yapsam daha kolay” demesi bir teslimiyet değil, rasyonel bir sonuçtur. Çünkü asıl yoran iş, yapılan iş değil; o işin sürekli zihinde tutulmasıdır.

Buradan sonra yapılması gereken şey kadınların daha fazla yazmasını teşvik etmek değildir. Teşvik dili zaten sorunun parçasıdır. Teşvik, üstten bir izindir ve düşünce izinle çalışmaz. Asıl mesele, düşüncenin hangi koşullarda mümkün hâle geldiğini açıkça görmek ve bu koşulları geri almaktır. Çünkü düşünce bir yetenek değil, bir konumdur. Ve kadınlar tarih boyunca bu konumdan sistematik olarak uzak tutulmuştur.

Peki Ne Yapılabilir? Üç Kırılma Noktası

Bu nedenle çözüm bireysel motivasyon ya da özgüven anlatıları olamaz. Sorun bireysel değil, yapısaldır. Kadın bilinci sürekli çağrılabilir olacak şekilde örgütlenmiştir. Zaman, dikkat ve beden parçalanmış; düşünce bu parçalanmanın içine sıkıştırılmıştır. Buradan çıkış, daha iyi organize olmakla değil, bu organizasyon mantığını reddetmekle mümkündür.

İlk kırılma, zamanla kurulan ahlaki ilişkinin koparılmasıdır. Kadının zamanı tarih boyunca ya başkaları için ya da bir işe yaradığı sürece meşru sayılmıştır. Oysa düşünce işe yaramaz. Hatta çoğu zaman işe yaramaması gerekir. Hannah Arendt’in zorunlulukla özgürlük arasındaki ayrımı burada yeniden düşünülmelidir. Özgürlük, yapılması gerekenler tamamlandıktan sonra gelen bir ödül değil, zorunluluğun askıya alındığı andır. Kadın için bu askıya alma hâli çoğu zaman ahlaki bir suç gibi kodlanır.

İkinci kırılma, suçlulukla düşünce arasındaki bağın koparılmasıdır. Kadın yalnız kaldığında, geri çekildiğinde ya da üretken görünmediğinde hissettiği suçluluk kişisel bir duygu değil, içselleştirilmiş bir denetim biçimidir. Nietzsche’nin söylediği gibi suçluluk, iktidarın vicdan hâline gelmiş biçimidir. Bu yüzden kadın bilincinin özgürleşmesi, iyi olma arzusunun terk edilmesini gerektirir.

Üçüncü kırılma, dikkatin geri çekilmesidir. Modern dünyada dikkat bir kaynak olarak yönetilir. Kadınlardan ise neredeyse sınırsız bir dikkat beklenir. Bu beklenti fedakârlık olarak yüceltilir. Oysa bu yüceltme düşüncenin imkânsızlaştırılmasıdır. Simone Weil’in dikkat üzerine düşünceleri burada kritik bir eşik oluşturur. Dikkat vermek etik bir eylem olabilir; ama dikkatini çekmek de politik bir eylemdir.

Kanonla Pazarlık Yapmamak: Merkezin Askıya Alınması

Kadın yalnızlığı hâlâ açıklama isteyen bir durumdur. Oysa Kierkegaard’ın işaret ettiği gibi hakikat kalabalıkta kurulmaz. Düşünce tanıklık istemez. Woolf’un odası bu yüzden yalnızca fiziksel bir mekân değil, toplumsal denetimden çekilmiş bir bilinç hâlidir. Bu hâlin savunulması değil, tartışma dışı bırakılması gerekir. Yalnızlık gerekçelendirilmez; varsayılır.

Son olarak düşüncenin ölçütlerinin kendisi sorgulanmalıdır. Kadınların düşüncesi neden dağınık, kişisel ya da biçimsiz sayıldı? Çünkü ölçüt erkek deneyimine göre kurulmuştur. Derrida’nın gösterdiği gibi merkez diye sunulan şey her zaman tarihsel bir tercihtir. Kadınların yapması gereken bu merkeze yaklaşmak değil, merkezin işlevini bozmaktır. Kanona eklenmek değil, kanon fikrini anlamsızlaştırmaktır.

Buradan bakıldığında sonuç nettir: Kadınların daha çok düşünmesi gerekmez. Zaten düşünüyorlar. Asıl mesele bu düşüncenin yarıda kesilmemesi, anonimleşmemesi, suçlulukla bastırılmaması ve işe yararlılık filtresinden geçirilmemesidir. Talep edilmeyen zaman, bölünmeyen dikkat, hesap vermeyen bilinç alanı bir ayrıcalık değil, düşüncenin ontolojik koşuludur.

Ve en rahatsız edici nokta tam da buradadır:

Kadın düşüncesi, mevcut düşünce rejimine katkı sunmaz; onu askıya alır.